Vedat Kitapçılık
Kargo Gönderim Saatleri;
Hafta İçi Saat 16:00 'ya kadar
Cumartesi Saat 11:00 'e kadar
Kartlarına Taksit
Seçeneklerimiz Vardır!
Banka Hesap Bilgilerimiz
Destek
HATTI
0212
240 12 54
240 12 58
Favori
Listenizde
Ürün Yok!
Sepetinizde
Ürün Yok!
Yeni Çıkan Yayınlar:      Temmuz (63)      Haziran (105)      Mayıs (68)      Nisan (89)

Şehadetle İspat Memnuiyeti Ve Hudutları

Şehadetle İspat Memnuiyeti Ve Hudutları



Sayfa Sayısı
:  
351
Kitap Ölçüleri
:  
16x23 cm
Basım Yılı
:  
1964

50,00 TL









GİRİŞ


Malûm olduğu üzere ispat meseleleri pratik bakımdan pek büyük bir ehemmiyeti haizdir; ve ispat edilemiyen bir hak fiilen yok mesa¬besindedir. Binaenaleyh, hakkını ispata medar olacak delillerden mahrum olan kimse ya adlî merciler.e müracaatten sarfı nazar ede¬cek, yahut işinin bünyesi müsait olduğu ve kendisi de bunda bir menfaat ve ümit gördüğü takdirde açacağı dâvanın mukadderatını hasmına tevcih edeceği yemine bırakarak neticeyi tevekkülle bekli-yecektir. Fertler için fazla bir aksülâmeli davet etmiyen bu duru¬mun yanında diğer bir hal de vardır ki hak sahibi iddiasını kanunun sureti umumiyede kabul ettiği delillere nazaran ispat mevkiinde bu¬lunduğu halde bu delillerin muayyen faraziyelerde kanun tarafın¬dan ikamesine cevaz verilmemesi sebebiyle hakkını istihsal edeme¬mesi neticesiyle karşılaşmasıdır. O zaman, delillerin ikamesi bakı¬mından kanunun koyduğu tahdit bu şahıs nazarında tahammülfersa bir mahiyet alacak, ve tabiî bu durumda olan kimse kendi işinde ha¬kikatin tecellisine mâni olan bu tahdit keyfiyetinin diğer birçok hal¬lerde hakikatin tahrifini önlemek üzere konulduğunu hatırına bile getirmek istemiyecektir.


İşte H.U.M. Kanunumuzda alelıtlak bir delil olarak kabul edilen
şehadetin yine aynı kanunumuzun 288 ve 290 mcı maddelerindeki
hükümler gereğince muayyen bir kategorideki hâdiseler için kabili
ihticaç sayılmaması bu kabildendir. Filhakika, kanun mezkûr mad¬
delerinde muayyen hususlar hakkında senetle ispat mecburiyetini
vazetmiştir. Şehadetle ispat memnuiyeti ile senetle ispat mecburi¬
yeti aynı hukukî fikrin biri menfi, diğeri müspet cepheden iki ayrı
ifade şeklini teşkil eder. Eğer kitabımızın unvanı için birinci şekli
tercih ettikse bu, senetle ispatı gereken hallerin diğer bazı delillerle
de kabili ispat bulunması itibariyle senetle ispat mecburiyeti şeklin¬
de bir serlevhanın lüzumundan fazla dar bir mâna tazammun edece¬
ği düşüncesinden ileri gelmiştir. Yoksa, izahlarımız sırasında bu iki
ifade tarzından birini veya diğerini kullanmakta bir mahzur telâkki
etmemekteyiz. / ;:

6
Bu noktaları böylece tavzih ettikten sonra şu müşahedede bulun-maklığımız lâzımgelir ki, şehadetle ispat memnuiyetini vaz′eden ka¬idelerin sağladığı faydalar çok defa hissedilmez bir mahiyet taşıdığı halde bazı müşahhas ve münferit hâdiselerde hakikatin tecellisine bir engel teşkil etmesi, çok daha fazla nazarı dikkati celbetmekte ve zihinleri işgal eylemektedir. Ve esasen mevzuun tetkikini enteresan kılan sebeplerden biri de budur. Binaenaleyh karşımıza çıkan ilk mesele senetle ispat mecburiyetine ait kaidelerin hangi âmiller altın¬da nerede ve nasıl doğduğunu tespit olacaktır. O zaman, mevzuuba-his mecburiyetin, bugünkü şekline en yakın bir tarzda Fransada 1566 da belirdiğini, bilâhare Fransız Medenî Kanununda yer aldığı¬nı ve oradan, —İslâm hukuku ile Mecellede şehadetle ispata mutlak suretle yer verilmiş olmasına rağmen—, eski Usulü Hukukiye Ka¬nunumuza geçtiğini ve nihayet bugünkü metnimize intikal eyledi¬ğini göreceğiz. Bu teselsül tabiatiyle tetkiklerimizin Türkiye bakı¬mından olduğu kadar da Fransa cephesinden yürütülmesini iktiza ettirecek ve bize sık sık mukayeselere girişmek fırsatını verecektir.


Şehadetle ispat memnuiyeti esasını koyan kaideleri izah eden sebepleri gördükten sonra bizzat bu memnuiyetin mahiyetini ve şü¬mul sahasını tâyin etmek lâzım gelecektir. Mevzubahis memnuiyet alâkalılar zaviyesinden haklarını ispat ve binnetice istihsal edeme¬mek gibi vahim bir netice tazammun eylemesi itibariyle bunun de-recei şümulünü ve neden ibaret olduğunu tâyin meselesi tabiatiyle hususî bir ehemmiyet arzedecektir. Pratik bakımdan da bahsimizin can alacak noktası buradadır. Fertlerin bilhassa bilmek istiyecekleri husus kendilerine hangi hallerde senetle ispat mecburiyetinin tah¬mil edilmekte olduğudur. Bu bilgidir ki, kendilerinin iş hayatında hattı hareketini tâyine medar olacaktır. Bu derece hayatî ve pratik bir mahiyet arzeden mesele, şayanı dikkattir ki bizi oldukça girift nazarî tahlillere sürükliyecektir. Bu münasebetle senetle ispat mec¬buriyetinin sureti umumiyede hukukî muamelelere taallûk ettiğini müşahede edecek ve bunun neticesinde hukukî muamele mefhumu¬nu mümkün mertebe sarahatle incelemek lüzumiyle karşılaşacağız.


Malûmdur ki, hukukî muamele mefhumu daha ziyade alman dok¬trininde işlenmiştir. Fakat Alman hukuku delillerin takyidine git¬mediği için, von Tuhr′un da tetkikinden anlaşılacağı üzere, hukukî muamele mefhumu daha ziyade maddî hukuk bakımından derinleş¬tirilmiştir. Ezcümle zımnî akit nazariyesiyle (fait concluant - iradeye delâlet eden hareket tarzı) arasında yapılan tefrika ispat hukuku ba-

7 kımmdan farklı hükümler terettüp ettirilmesi düşünülmemiştir. İşte alman doktrini tarafından ispat hukuku göz önünde tutulmıyarak yapılmış tefriklerin mevzuumuz üzerinde ne gibi inikasları olabile¬ceğini, ve mehazı Fransada olan hüküm ve kaidelere ne şekilde in¬tibak ettirilebileceğini araştırmak nazarî ve pratik cepheden hususî bir ehemmiyet arzedecektir. Belki bu suretle bir yandan nazariye¬lerin istihdaf ettikleri yakın gayeleri aşan bir tesir ve şümulü haiz olduğunu müşahede etmek vesilesini bulacak, ve aynı zamanda ve bilhassa bu görüşlerin müncer olabileceği pratik neticeleri de gözden bir an için uzak tutmıyarak tatbikatta yerleşmiş ve yerleşmesi bek¬lenen hal tarzlarını mümkün mertebe vuzuhla tespite çalışacağız.


Keza, senede merbut iddialara karşı dermeyan edilen müdafa¬aların senetle ispatı lüzumunu vaz′eden 290 mcı maddenin de şümul sahasını mümasil bir ameliye ile tâyin etmek gerekecektir. Burada da hukukî muamele mefhumuna rastladığımız gibi ayrıca senede karşı müdafaa mefhumunu tasrih ihtiyaciyle karşılaşacağız. Bu mü¬nasebetle tediye ve takas defilerinin mahiyeti üzerinde duracak, mu¬vazaa iddialarının ispat rejimini açıklıyarak başkası hesabına fakat kendi namına hareket eden vekile karşı müvekkil tarafından der¬meyan edilecek iddiaların senede karşı müdafaa mefhumuna dâhil olup olmadığını araştıracağız. Aynı zamanda senede merbut muka¬velelerin tefsirinde şehadete ne nispette yer verilebileceği mesele¬sini cidden mebzul olan ilgili fransız içtihatları zaviyesinden incele¬meğe ve bu bapta mümkün mertebe sarih kıstaslar vermeğe gayret edeceğiz.


Mamafih senetle ispat mecburiyetinin şümul sahasını, taallûk ettiği kaidelerin muhtevasına göre tâyin etmekle iş bitmiş olmuyor. Bu mecburiyet, —her mükellefiyet gibi— hududunu evvelâ imkân¬sızlık fikrinde bulmaktadır. Senet tanzimine imkân bulunmadığı hal¬lerde şehadete bizzarure yol açmak icap etmekte ve bu umumî im¬kânsızlık fikri uzak neticelerine kadar götürüldüğü takdirde bu bap¬ta fertlere tahmil edilen mükellefiyetlerin geniş mikyasta yumuşa-tılabileceği görülmektedir. İşte bu zaviyeden şehadetle ispat memnu-iyetinin hudutlarını hususî bir şekilde ele almak lüzumu belirmek¬tedir. Her ne kadar bizzat memnuiyetin tetkiki bunu çevreleyen hu¬dutların da tetkikini âmir bulunuyorsa da bizzat kaidenin tetkikine gösterdiğimiz itina kadar istisnalarının da incelenmesine aynı ehem¬miyeti verdiğimizi ilk nazarda belirtebilmek için serlevhamıza, —türkçemizin şivesine biraz aykırı da düşse— hudutları kelimesini


8
ilâvede bir mahzur görmedik. Bu münasebetle, senetle ispat mükel¬lefiyetinin maddî hukuk vecibelerine kıyas edilmesinin ne dereceye kadar caiz olabileceğini gözden geçirmekliğimiz icap ettiği gibi, se¬nede raptı müteamel olmıyan muamelelerle tahrirî beyyine başlan¬gıcı mefhumu hakkında hususî bir şekilde durmaklığımız lâzım gel¬miştir.


İşte bu kitapta tetkik edilecek mevzulara kuşbakışı seri bir na¬zar... Görüleceği üzere, şehadetle ispat memnuiyeti bahsini yalnız H.U.M.K. nun koyduğu umumî kaideler bakımından incelemekte ve 288 inci maddeden 294 üncü maddeye kadar giden hükümlerin tah¬lilini yapmakla yetinmekteyiz. Hususî kanunlarda yazılı ispat şek¬line tâbi kılınmış muamelelerin ne olabileceğini araştırmak bu kita¬bın çerçevesi dışında kalmaktadır. Yalnız tabiîdir ki H.U.M.K. nun zikri geçen maddelerinin tatbik sahasını tespit ederken bizzarure borçlar hukuku mefhumlarına ait, hattâ bazan etraflı sayılabilecek izahata giriştiğimiz gibi mevzubahis maddeler içinde yer alan mua¬melelerin ceza mahkemeleri önünde dermeyan edilmesi halinde aynı prensiplerin C.M.U.K. nun 255 inci maddesi muvacehesinde mer′î kalmakta devam edip etmiyeceğini de tetkikten kendimizi vareste tutmamaktayız.

II

Plân ve muhtevasını kısaca çizdiğimiz bu tetkiklerimizi nasıl bir zihniyet içinde yürüteceğimizi satırlarımız arasında bir dereceye kadar sezmek kabil olduğu halde, şimdi, takip edeceğimiz metodun ne olacağını tasrih etmekliğimiz ve eserimizin hazırlanış şartları hak¬kında′ bir nebze izahat vermekliğimiz de büsbütün faydasız olmıya-caktır.


Pratik meselelerin hallinde doktrinal mülâhazaların ve teorik gö¬rüşlerin fayda ve lüzumuna inandığımız kadar bilmukabele tatbika¬tın da ortaya koyduğu meselelerin mevcut nazariyeleri beslemekte veya yeni görüşlerin yerleşmesine imkân vermekte olduğuna kana¬at getirmiş bulunmaktayız. Esasen ekseriyetin tasvibine mazhar ol¬muş ve hattâ müptezel dahi sayılması mümkün olan bu hakikatleri burada tekrarlıyorsak, bu, bazı kere tatbikatçılarla nazariyecilerin birbirine karşı takındıkları istihfafkâr hal ve tavra hiçbir suretle iştirak etmediğimizi belirtmek içindir.

9
Benimsemekte olduğumuz zihniyetin icabı olarak, nazarî izahla¬ra olduğu kadar mevzuumuzda tebellür etmiş mahkeme içtihatları¬na ehemmiyet vermiş bulunmaktayız. Esasen mahkeme içtihatları bakımından tetkiklerimizi sadece Türkiyeye hasretmiş değiliz. Fran¬sız ve Belçika içtihatçılarmı da bu meyanda oldukça etraflı bir tet¬kike tâbi tutmuş bulunuyoruz. Fransız içtihatları bakımından ehem¬miyetli sayılabilecek herhangi bir kararı ihmâl etmemiş olduğumu¬zu sanmaktayız. Bu maksatla maruf Dalloz külliyatını ve Revue Trimestrielle de Droit civil′i taradığımız gibi, diğer müelliflerin yaptığı atıfların icap ettirdiği nispette Sirey külliyatından da isti¬fade ettiğimizi söyliyebiliriz. Keza bir iki yerde de ıttıla peyda ede¬bildiğimiz Romen içtihatlarını da zikirden hâli kalmadık.


Böylelikle, tetkiklerimize mukayeseli hukuku ilgilendirir bir veç¬he vermek vaziyetiyle karşılaştık. Mukayeseli hukuk tetkiklerini ise iki şekilde tasavvur etmek kabildir. Ya muayyen bir müessesenin muhtelif memleketlerde ve âdeta dünya ölçüsünde tâbi olduğu hü¬kümleri mücmel ve bizzarure nakıs bir şekilde mütalâa etmek ve¬yahut mukayeseyi aynı mehazden gelen yani aynı grupa mensup memleket hukuklarına hasretmek. Birinci şekil yayılmayı, ikinci şekil mevzuun teferruat ve derinliklerine inmeyi tazammun etmek¬tedir. Biz tercihimizi bu sonuncu şekil lehinde kullandık.


Mevzuumuz bakımından mukayeseli hukuktan faydalanmak yo¬luna gidince, mukayeseli hukuk, yalnız Türkiyede karşılaştığımız meselelerin halli hususunda bir vasıta olmakla kalmıyarak başlı ba¬şına bir gaye de teşkil etti. O suretle ki, verdiğimiz izahlarda fran-sız ve türk hukukunun karşılıklı gelişmesini göz önünde tutarak şe-hadetle ispat memnuiyeti kaidesinin ne tarzda bir ilerleme veya ge¬rileme kaydettiğini tespit yoluna da gittik. Bu münasebetle türk hu¬kukunun, kaidenin sertliğini tahfif etmek bakımından bazı terakki¬ler kaydettiğini müşahede edince, mezkûr memnuiyet prensibini be¬nimsemekle beraber ona azamî elastikiyet veren yeni İtalyan Me¬denî Kanununun hükümlerini de nazara almaklığımız icap etti. Bu bakımdan Fakültemiz karariyle 1949 Ekim - Mart 1950 arasında Roma ve Pariste yaptığımız tetkikler bizim için bilhassa istifadeli oldu. Roma′da Institut international pour l′unification du Droit prive-de yeni İtalyan Medenî Kanununun gayri münteşir bir fransızca tercümesini tetkik edebildiğimiz gibi aynı İnstitut kütüphanesindeki mevcut tasnifler araştırmalarımızda bize kolaylıklar temin etti. Pa¬ris Hukuk Fakültesi Kütüphanesinde de tahrirî beyyine başlangıcına

10
ait iki tezi görebilmek imkânını elde ettik. Esasen mevzuumuzun mukayeseli hukuk cephesine taallûk eden ilk taslağını Roma′da mez¬kûr Enstitü çatısı altında verdiğimiz bir konferansta çizmek fırsa¬tını bulmuştuk (*). Bilâhare avdetimizde aynı mevzuu daha ziyade millî hukukumuz cephesinden bir doktora dersi olarak ele aldığımız gibi, bu defa her iki sahadaki tetkiklerimizin derli toplu bir şekilde bir kitap halinde neşrine tevessül etmiş bulunuyoruz.


Muhteva ve metodu itibariyle tespit ettiğimiz karakterleri haiz olması gereken bu eserimiz, kendisinden beklenen bu vasıfları ne dereceye kadar tahakkuk ettirebilmiştir? Bunu bilemeyiz. Ancak kitabımız ortaya mevzuun ehemmiyetiyle mütenasip neticeler koy-masa bile, şimdiye kadar üzerinde durulmamış bazı mülâhaza ve gö¬rüşlere yer vermiş, bu vadide rastlanabilecek güçlüklerin halline bir mertebe yardım edebilmişse gayesine erişmiş sayılmalıdır.

İstanbul, 14 Ocak 1952
(*) De la restriction de la preuve testimoniale dans les Droits turc, français et italien compares, Annales de la Faculte de Droit d′Istanbul, No 1 ve 2, sah. 102-118.